BIY AD

Pazartesi, Mayıs 28, 2012

Gareth Barry Etkisi


Norveç maçında Gerrard'ın yerine devre başında oyuna dahil olmuştu. 73. dakikada oyundan çıkmak zorunda kaldı. Bugün ise mr çekildiğini ve sakatlığı sebebiyle yerine Phil Jagielka'nın kadroya dahil edildiğini okuduk. 

Gareth Barry diğer 22 oyuncunun aksine kadroda bir eşi daha olmayan bir oyuncuydu. Bazı özellikleri sebebiyle Scott Parker onun yerini alabilir ama tam olarak değil. Alex-Oxlade Chamberlain yerine Michael Carrick kadroda bulunsaydı, bu kadar ağır hasar oluşturmazdı Barry'nin sakatlığı. Belki, İngiltere turnuvadan elendiğinde Roy Hodgson'ın aklında en çok "Carrick'i neden almadım ki" cümlesi olacak.

Barry bu kadar önemli mi diyecek olursanız, cevabım şüphesiz evet olacak. İngiltere, 2010 Dünya Kupası'nda ABD ve Cezayir'e karşı kötü oynamış, pek varlık gösterememişti. ABD maçında Barry yoktu, Cezayir maçında ise sakatlıktan tam çıkamamış haliyle oynamak zorunda bırakıldı. İngiltere'de olduğu gibi Türkiye'de de Gerrard-Lampard ikilisi hakkında yanlış bir önyargı var. Bu oyuncular akademilerinden çıktığında box2box olarak çıktılar. Ancak, menajerleri onlardaki farklılığı görüp ofansif orta saha gibi oynatmaya başladılar. Lampard ve Gerrard'ın kariyerlerine Wikipedia'dan girilip bakılabilir, bir box2box oyuncusundan daha fazla gole ve asiste sahipler. Vicente Del Bosque Iniesta'ya çıkıp savunmanın önünde oyna derse ağır saçmalamış olur, bu ikilinin bir arada oynaması ve savunmanın çökmemesini beklemek de aynı derecede saçmalamak olur.

Barry'nin rolü bu yüzden önemliydi. Sneijder, Vaart, Robben'in arkasını Hollanda'da De Jong, Van Bommel ikilisi toplar, İspanya'da Busquets toparlayıcıdır vs. İngiltere'de bu rol Barry'nin. Michael Carrick Manchester United'da bu işi yapıyor. Fakat, Parker ne West Ham'da ne Tott'ham'da bu tip bir rol almadı. Kotarmaya çalışır ama yapamaz. 

Bu haber ve yerine alınan oyuncuyla birlikte İngiltere bence Fransa'nın arkasında kalmıştır ve 11 Haziran'da Donbass Arena'ya çok daha eksik bir takım olarak çıkacak, ritmi bozulmuş bir takım. Ukrayna veya İsveç'in arkasında kalabilirler, her ikisinin de. Görüntü bu kadar karanlık mı diye düşünüyorum, aydınlık olması için sebep yok.

Norveç 0-1 İngiltere : Yine, Yeniden 4-4-2


Turnuvaya 1 ay kala bir çok takım hakkında tahmin yapabilmek mümkünken, söz konusu İngiltere olunca tahmin yapabilmek çok güçtü. 14 gün kala Norveç'e karşı oynanan hazırlık maçı sonrası İngiltere'yle ilgili bazı fikirler oluştu ama yine de kesin konuşabilmek söz konusu değil.

Çünkü, Roy Hodgson'ın maç öncesi ve sonrası dediği gibi tamamen hazırlık ve deneme maçları oynuyor İngiltere. Diğer takımların grup maçlarında güçsüz takımlara karşı deneyebildiği taktikleri İngiltere 14 gün kala deneme şansına sahip. Ödevin teslimine dakikalar kala ödevi yetiştirmeye çalışan bir öğrenci gibi. Roy Hodgson'ın denediği şeyler genellikle dualarla takviye edilecek, ispatlarla değil. 

Norveç-İngiltere maçını izlemeye başlamadan önce bu düşünceler vardı kafamda. İngiltere kadrosuna bakıp şu taktikle oynayacaklar diyebilmek zordu. Kalede Rob Green, defansta Jones, Jagielka, Lescott, Baines, orta sahada Milner, Parker, Gerrard, Downing, önlerinde Young ve ileride Andy Carroll. 4-2-3-1 oynadığı da söylenebilir bu kadronun 4-3-3'te. Fakat, Hodgson bildiğinden şaşmadı. Yıllar önce, ta 80'lerde 4-4-2'yi akıl hocası Bob Houghton'la birlikte yeniden yorumlamışlardı. Norveç karşısındaki İngiltere o 4-4-2'yi oynadı.

Andy Carroll şu anda yeri en garanti oyuncu, kaptan Stevie'den bile hatta. Onun arkasında  hareketli ve savunma arkasına koşu yapacak bir oyuncu bulunacak. Mümkünse Young, olmazsa Gerrard bu işi kotarır. Maç sonu onun için en uygun zamanın geldiğini söyleyen Hodgson'ın taktiğinde en kritik adam Ashley Young olacak, bu belli. 

Savunmada Jags ve Lescott oynadı ama Donbass Arena'da hazır olursa Chelsea'nin ikilisi Cahill ve Terry oynar. Sürpriz olarak sezon boyu formu yüksek olan Lescott Cahill'in yerine oynayabilir. Solda Baines'ın oynaması sevindirici ama fazla ümitlenmemek lazım. 11 Haziran'da Ashley Cole'un esame listesinde olması daha büyük olasılık. James Milner'ın kanatta Theo Walcott'ın yerine oynaması İngiltere adına daha iyi olur. Her iki kanatta da klasik "açık" oyuncularının yerine bir kanatta Milner'ın oynaması masaya daha farklı çeşitlerin gelmesini sağlar. 

Yazılanların dışında İngiltere adına söylenecek pek söz yok. En azından ne yazılırsa yazılsın, bundan sonraki ilk hazırlık maçıyla birlikte çöpe gitme ihtimali mevcut. Görerek değerlendirmek en iyisi. İngiltere maçı 1-0 kazandı ama istatistikten öte anlamı yok. Oyun beklenenin çok uzağında. İngilizler "underdog" olduklarını kabullenmeye başlamışken, ortalıkta 92 Danimarka hayali dönüyor. Yine ümitlenmek için bir sebep buldular!

England (4-4-2): Green; Jones (Kelly, 88), Jagielka, Lescott, Baines; Milner, Parker (Walcott, 56), Gerrard (Barry; Henderson, 73), Downing (A Johnson, 85); Young (Oxlade-Chamberlain, 72), Carroll.

Cuma, Mayıs 25, 2012

En Güzel Geri Dönüşün 7. Yılı




Muhteşem geri dönüş yaşanalı 7 yıl olmuş. İstanbul'da gerçekleşen bir hadisenin normal olmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki!

Bu geri dönüşün yıldönümünde biz de bloga geri dönmüş olalım, bir daha bu kadar ara vermemek üzere.


Pazar, Nisan 29, 2012

Zirve Lige Hoşgeldin!


Wigan Newcastle'a 4 atmış, Jelavic formunun zirvesine çıkmış, şampiyonluk yarışı kızımış, boştaki 2 CL bileti için 4 takım son haftalara dibdibe girmiş olabilir. Fakat, günün en ilgi çekici, en güzel, en sevindirici haberi Southampton'ın Premier League'e tekrar yükselmiş olması.

Tipik bir İngiliz şehri değil. Güneş pek sever Southampton'ı ve Southampton'lılar da güneşi. 200 bin civarı nüfüsun neredeyse tamamı maç günleri tamamen takıma konsantre olur. Haydi herşeyi geçtim Matt Le Tissier bu takımın formasını giyiyordu be abi. İngiltere'De futbol kültürü olmayan yer bulmak zordur ama Southampton'ın futbol kültürü İngiltere ortalamasının çok çok üstünde. Futbolu yaşayan böyle bir şehrin tekrar zirve ligde olması, ligin çok şey kazanacağı anlamına geliyor. Bir de QPR düşmese.  

Çarşamba, Nisan 25, 2012

Barça 2-2 Chelsea : Mucize !


Defansın belkemiği Terry atılmış, 2-0 geridesin, rakip Barcelona. Buradan bir maçı çevirebilmek için, hangi takım olursanız olun veya oyuncularınız kim olursa olsun, geri dönmeniz için üstüste mucizeler gerekir. İlk mucize Lampard ara pasını Ramires'e çıkardığında gerçekleşti. 

2-1 oldu ama ikinci yarının başında hakem Cüneyt Çakır yardımcısına uydu ve penaltı noktasını gösterdi. Kırmadık rekor bırakmayan Messi topun başına geldiğinde bir mucize daha gerekiyordu. Messi topu üst direğe nişanladı. Sonrasında Chelsea 6-3-0 taktiğiyle sahadaydı. Meireles, Lampard, Mikel orta 3'lüyü oluştururken önce Drogba sonra Torres sol bek oynadı. Fernando Torres skoru eşitlediğinde iş bitmişti.

Bir takım 40'ın üzerinde şut atıp, rakibini altıpastan çıkarmıyorsa ve kazanamıyorsa bunun nedeni sadece şanssızlık değil. Chelsea enden ve boydan alanı çok iyi daralttı. Barçalı oyuncular araya top atamadılar, orta yaptıklarında ise her zaman Chelsea'li oyuncular vurdular topa. Ramires'in golü çöken Chelsea'yi bir anda toparladı. Devrenin hemen gelmesi şanslarıydı, nefes alma fırsatı buldular. Hayatlarının son 45 dakikası gibi oynadılar, konsantrasyonlarını hiçbir zaman bozmadılar. 

Chelsea'nin başarısına sadece kapandılar, şansları yaver gitti dersek büyük haksızlık yapmış oluruz. Roberto Di Matteo bu kaotik sezonu Avrupa'nın en büyük kupasıyla kapatabilir. Bu başarı da çok enteresan ve mucizevi olur. 

Salı, Nisan 24, 2012

"It's Now or Never" | Barcelona-Chelsea


Salı günü kulüpler bazında Avrupa’nın en iyisini belirlemek için Allianz Arena’da oynanacak Şampiyonlar Ligi finaline yükselecek ilk ekip Camp Nou’daki mücadele sonunda belli olacak. Son dönemin Avrupa’da en iyi kulüplerinden biri olan Barcelona, evinde Ada’nın gururu Chelsea’yi ağırlayacak. Biz de maç hakkındaki görüşlerimizi, her iki takımın artı ve eksilerinden yola çıkarak Prorroga blogunun yazarı Emre Çelik ile ortak bir çalışmayla ortaya koyduk ve maçı değerlendirdik. Elbette Chelsea'yi ben, Barça'yı Emre Çelik. Keyifli okumalar…  

Ne Durumdalar?

Barcelona

Bu soruyu 1 hafta önce cevaplamak zorunda kalsaydım muhtemelen Avrupa Arenası’nda mücadele etmeyen Borussia Dortmund’u göz ardı ederek Avrupa’nın en formda takımı olarak yanıtlardım fakat son 1 hafta Barcelona adına pek de iyi geçmiyor. 11 Şubat’ta oynanan ve 3-2 kaybedilen Osasuna maçının ardından Barcelona La Liga’da oynadığı maçlarda 11’de 11 yaparken CL’de oynadığı maçlarda ise 3 galibiyet 1 beraberlik almıştı. Daha da önemlisi sıralı galibiyetlerin getirdiği öz güven ve bundan tam bir hafta önce Pique’nin de sakatlığının iyileşmesiyle tablo çok pozitifti Barça adına. Fakat önce Stamford Bridge’de alınan mağlubiyet, ardından da Camp Nou’dan Real Madrid’in gayri resmi olarak şampiyonluğunu ilan ederek çıkması – sezonun en yıkıcı mağlubiyeti – Katalanlar adına tabloyu bir anda tersine döndürdü. Aslında şunu da unutmamak gerekir ki bu olumsuz havada kaotik ortamlar yaratmayı çok seven Madrid Medyası’nın da payı çok büyük (Sadece rakip Barça için değil Real Madrid ve İspanya’daki bütün takımlar için geçerli bir durum). Yani yaratılan bu kaos ortamı biraz da sanal bir durum olup önemli olan oyuncuların moral durumu ve bu haberlerden bu maç öncesinde ne derece etkileneceğidir ki Pep ve Pique yaptıkları basın toplantılarında – özellikle Pep - bu maçın mental olarak önemli bir müsabaka olduğunu fakat pratikte Levante veya Real Madrid’e karşı oynanan bir maçtan farklı olmadığını belirtti.

Takımda son olarak sakat ve cezalılara göz atacak olursak Chelsea maçı öncesinde Barça’da kart cezalısı bulunmuyor. Son dönemde sakatlığından dolayı oynamadığı düşünülen Pique ise pazartesi günü yapılan maçın basın toplantısında herhangi bir sakatlığının bulunmadığını, oynayacak durumda olduğunu yine de oynamaması taktirde Pep Guardiola’nın kararına saygı duyacağını açıkladı. Real maçında oyuna sonradan giren Alexis de sakatlıktan tamamen kurtulmuş durumda. Lionel Messi’nin ise pazartesi günü yapılan antrenmanın tamamına katılmamasına rağmen Pep basın toplantısında ufak bir rahatsızlığı olduğunu ve maçta oynayacağını açıkladı.  

Chelsea  

Yüzeysel olarak yanıt vermek çok kolay ama işin aslı bu sorunun cevabı çok ayrı ve çok uzun bir yazının ana konusu olabilir. Daha çok geleceğin düşünüldüğü Villas-Boas dönemi sonrası takımın ipleri Terry-Lampard ikilisine geçmiş gibi görünüyor. Di Matteo’nun taktiklerden çok insan ilişkileriyle başarılı olduğu ortada.

Potansiyel açısından Avrupa’nın en iyi takımlarından biri olan Chelsea’yi bu şekilde bile toparladı. Ligde ilk 4’ün uzağında kalan Chelsea, Di Matteo sonrası son 3 hafta kala CL yarışının içinde. San Paolo’dan 3-1’lik dezavantajlı bir skorla gelindi ama Napoli’yi beklenmedik bir şekilde Stamford Bridge’de 4-1 ile sürklase ettiler. Benfica karşısında kendi düzeylerinin yarısıyla bile işi hallettiler. Üstüne gelen Barça galibiyeti moralleri yükseltmiş görünüyor. Eğer, takım böylesine kaotik bir sezonu bir şekilde CL finaliyle sonlandırırsa kimse ilk 4’ün dışında kalmayı sorun etmez.

Chelsea, “caretaker” Di Matteo döneminde hedef maçlardan sadece Man City’e kaybetti ki o maçın öncesinde Napoli’ye karşı 120 dakika oynamışlardı, mağlubiyet golünü yediklerinde dakika 85’ti. FA Cup’ta ise finale kadar yükseldiler. Yani, Chelsea kazanma alışkanlığını tekrar kazanmış durumda.

Avantajları

Barcelona

Barcelona her ne kadar en son oynadığı Real Madrid maçında ileri uçtaki sağ - sol dengesini ayarlayamayıp uzun süredir – neredeyse 2 yıldır – ilk defa oyunun hakimiyetini elinde tutamadığı bir maç geçirse de son dönemde hatta belki de tüm zamanlarda topa sahip olma ve oyunu kontrol etme açısından en iyi takımı. Doğal olarak bir takım 8-9 kişi ile birlikte rakibin yarı sahasına yerleştiği zaman da ister istemez %100’lük olarak tabir edebileceğimiz en az 2-3 pozisyona giriyor. Eşleşmenin ilk ayağında Barcelona’nın gol atamaması bu konuda yanıltıcı olabilir fakat gerek direkten dönen 2 top gerekse Alexis ve Cesc ile girilen pozisyonlar golle sonuçlansaydı burada çok farklı şeyler yazıyor olabilirdik. Bu maçta da Barça hiç şüphesiz istediği pozisyonları bulacaktır, hatta bitiricilik açısından gününde ve biraz da şansı yanında olursa sahada sırf bu faktör sayesinde maç farka bile gidebilir.

Topa rakip yarı sahada sahip olmanın getirdiği en büyük avantajlardan biri de rakibin zihinsel olarak yorulması ve konsantrasyon kayıplarının getireceği avantajlar. Barcelona’nın geçtiğimiz maçta fikstürünü düşünerek ilk yarıyı aktif dinlenme halinde geçiştirdiği ve daha ciddi anlamda 2. yarı yüklendiğini hesaba katarsak Chelsea bunu ilk maçta kısmen 45 dakikalığına başardı – Ivanovic’in 70 ile 80 arası oyundan kopması dışında bireysel anlamda hata yapan olmadı ama Barça da Ivanovic’in bu durumunu değerlendiremedi. Fakat Chelsea’nin bunu 90 dakika boyunca uygulayıp uygulayamayacağı zaten finale çıkacak takımı belirleyecek en önemli faktör. Şunu unutmamak gerekir ki bireysel olarak 1 oyuncunun bile anlık konsantrasyon kaybı Barça için savunmada bir gedik yani gol fırsatı yaratacaktır. Ayrıca erken bulunacak bir gol veya olası bir golün ardından Chelsea’nin hemen toparlanamaması bile takımı felakete sürükleyebilir.

Barcelona takım oyunuyla anılan bir ekip olmasına rağmen oyun kilitlendiği anlarda tek başına çıkıp tek bir dokunuşla oyunun gidişatını tamamen değiştirebilecek başta Messi olmak üzere Iniesta, Xavi ve Alexis gibi birçok futbolcuya sahip. Chelsea savunmasının Drogba hariç 9 kişiyle kapanacağını da düşündüğümüz zaman Barcelona eğer ki Chelsea bloklarını pas ile geçemediği takdirde hiç şüphesiz bireysel yıldızlarının ayağına bakacaktır ki Messi gibi Iniesta gibi bu isimlerin 2 hatta 1 adam bile eksiltmesi Chelsea bloklarının dengesini bozabilir, ilk bloğun dağıtılması halinde ikinci yani defans bloğu ile 1-1, 2-2, 3-2 pozisyonlar yakalanabilir. Kısaca orta sahadaki 5’li bloğun tek bir çalımla ekarte edilebilmesi Barça adına mümkün, bunu yapabilecek kapasitede oyuncular var. Bu hattın ekarte edilmesinin ise Barça’ya sağlayacağı en büyük avantaj topsuz oyuncu dışındaki isimlerin defansın arasına yapacağı potansiyel koşular ve bu oyunculara atılacak pasların daha kolay hale gelmesi. Buna ek olarak Chelsea’nin bu oyuncuları riske etmeyip alan markajından adam markajına geçeceği zaman ise – Barça’nın takım halinde hücumda olduğunu hesaba katarak – toplu oyuncunun defans oyuncusuyla 1’e 1 kalacak olmasıdır. Ayrıca Barcelona’lı oyuncuların Chelsea savunmasına karşı da bariz bir hız üstünlüğünün olduğunu söylersek yanılmayız.

Chelsea

Chelsea’nin en güçlü yönü taktiksel disiplinlerinin abartı boyutlarda olması. Roberto Di Matteo’nun vereceği komutları büyük bir dikkatle yerine getirip, hemen hemen hiçbir şekilde dışına çıkmayacaklardır. Özellikle, Di Matteo’nun Chelsea’sini anlamak için aradan Andre-Villas Boas dönemini çıkarıp, Ancelotti’nin ardılı olarak düşünmek bizi rahatlatır. Zamanında Guus Hiddink Camp Nou’dan çıkmayı başarmıştı. Kadronun iskeleti hemen hemen aynı. Neyi nasıl yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar.

İlk maçta Chelsea çok iyi şekilde Messi’yi tehlikeli alanın dışına çıkardı. 5 kişi arasında kalan Messi top alabilmek için orta sahaya kadar gelip, buradan oyun kurmak zorunda kaldı. Birbirine çok yakın oynayan ve alanı çok iyi daraltan 3’lü orta saha Meireles, Lampard ve Mikel büyük bir konsantrasyonla sürekli alanı daralttılar, rakiplerine yakın bastılar. Drogba’nın golünü hatırlayacak olursak; o an Messi’yle adam adama oynayan Lampard topu kaptığında Messi’nin arkasında sadece Mascherano, Adriano ve Puyol vardı. O görüntü bile Chelsea’nin nasıl bunaltıcı bir şekilde ortayı kapatıp, alan daralttığını bize gösteriyor.

Chelsea’li oyuncuların tamamı ya fiziksel olarak çok kuvvetli ya da çok atletik. Bu açıdan Barça’ya karşı büyük bir avantajları var. Hani mahalle kavgası olsa bir araba sopa yer Barcelona’lı oyuncular. Bu avantajın getirileri, duran toplarda daha da fazla ortaya çıkıyor. Barcelona’da Pique, Puyol ve Busquets dışında uzun oyuncu yok. Chelsea’de ise Drogba, Terry, Ivanovic, Gary Cahill, Lampard vs. derken epeyi bir oyuncu sayarız. Savunma açısından düşünürsek Barcelona’nın duran toptan gol atma işi çok zor görünüyor.

Chelsea’li oyuncular top kazandıkları zaman 2 yola başvuracaklar. Ya Drogba’ya şişirecekler ya da Dani Alves’in bıraktığı boşluğa oynayacaklar. Burada Drogba’ya karşı kimin oynayacağı çok önemli. Pique oynarsa Barça daha başarılı olur ama Pique’nin hücumda başarısı sebebiyle, Pep Guardiola bu görevi Puyol’a verebilir. Stamford Bridge’de bu görevi Mascherano’nun yaptığına şahit olmuştuk ki bu Pep için intihar olabilir. Drogba, Radamel Falcao’yla birlikte tek forvet oyununu en iyi oynayan oyuncu. Eğer, Drogba bir şekilde topla buluşursa Chelsea daha fazla nefes alabilir ve hücuma çıkabilir. Başlarda Ancelotti döneminin ardılı olarak düşünelim demiştim; Di Matteo’nun Chelsea’si de benzer şekilde ölümcül bir şekilde kontraya çıkabiliyor. Drogba topu aldığında veya diğer oyuncular, boş alana oynamak konusunda oldukça başarılılar ve şimşek gibi çıkabiliyorlar. Barcelona golü yediğinde Pep bu gerçeğin farkına varmıştı zaten.

Fernando Torres Chelsea’nin önemli bir avantajı olabilir, elbette kullanılırsa. İlk maçta oynayamamıştı. Gol atamadığı için sıkça eleştirilen ve daha çok makara konusu olan Torres’in hücumda yaratıcılığı, inadı, azmi ve rahat adam eksiltmesi Barça savunmasını çok zorlar. Ben Torres’in formsuz değil, daha çok şanssız olduğunu düşünüyorum. Di Matteo maç içinde 4-5-1 ve Messi’nin bulunduğu alan göre 5-4-1, hücuma çıkarken 4-3-3’ü kullanıyor. Oyunun gidişatına göre Ramires’in bölgesinde oynayabilir, Drogba’nın etrafında olabilir veya Mata’nın yerine onun oynaması gerekebilir. Torres solda oynarsa Dani Alves rahat kalır gibi düşünebilirsiniz ama eğer Torres o bölgede oynarsa Dani Alves rahat rahat ileri çıkamaz. Bir diğer örnekse son El Clasico’da Ronaldo’nun o bölgede nasıl rahat bir şekilde oynadığı. Torres pekala Ronaldo kadar savunmaya yardım edebilir.

Dezavantajları

Barcelona

3’lü savunmanın getirdiği ve Barça’nın başını bu sene en çok ağrıtan handikaplardan biri hiç şüphesiz orta sahada kaptırılan topların ardından her iki kanadın birden boş kalması ve bu sebeple defansın yaptığı kaymanın ardından topsuz kanattan gelen oyuncunun savunması oldu. Özellikle kanat oyuncularını etkin kullanabilen takımlar Barça’nın savunmada bıraktığı bu alanları değerlendirerek geliştirdiği kontralar ile Barcelona’nın başını son derece ağrıttı. La Liga’da oynanan 2-2’lik Valencia maçından itibaren Barcelona ne zaman 3’lü savunma uygulasa rakip farketmeksizin ya bu şekilde kalesinde golü gördü ya da çok tehlikeli pozisyonlar verdi – bu durum sadece yüksek gelen toplarda değil alçak toplar için de geçerli. Zaten geçtiğimiz maçta Drogba’dan yenen gol Barça’nın bu handikapına en güzel örneği teşkil ediyor. Bu doğrultuda Barcelona’nın maça 4-3-3 şeklinde başlayıp gol bulamadığı taktirde risk alıp kademeli olarak önce Alves ile daha sonra da Adriano ile de yüklenerek 3-4-3’e geçeceğini, daha doğrusu bunun daha doğru olacağını düşünüyorum. .

Arka direk savunmasına da ayrı bir parantez açacak olursak bu durum sadece maruz kalınan kontra-ataklar sonucunda gerçekleşmiyor, Barcelona’da bir alışkanlık haline geldi (Zaten Barcelona’nın da 4’lü savunma anlayışıyla çıktığı maçlarda rakip kontra atakları karşısında çok problem yaşadığını söylemek doğru olmaz). Örneğin geçtiğimiz hafta oynanan El Clasico’da Pepe’nin Khedira’ya indirdiği top ve bir önceki hafta maç 2-1 iken Levante’nin 90. Dakikada bulduğu ama değerlendiremediği pozisyonları buna örnek verebiliriz. Burada asıl soru Chelsea yarı sahasında oynanacak oyunda Chelsea bu tür fırsat yakalayabilecek mi veya yakalanan az fırsatta Barcelona bu konuya ayrı bir önem gösterecek mi?

Son olarak hava topları meselesine değinecek olursak Barcelona’da Puyol, Busquets ve Pique dışında uzun sayılabilecek bir oyuncu olduğunu söylemek yanlış olur. Drogba, Torres ve Terry gibi hava toplarında etkili bir takım olan Chelsea muhtemelen maç içerisinde duran toplar başta olmak üzere az fırsat eline geçireceğini göz önünde bulundurarak bunları değerlendirmek isteyecek ve takım olarak ofansif anlamda en çok üzerinde duracağı konu olacaktır (Belki de Di Matteo özel duran top setleri bile hazırlayacaktır). Barça, özellikle duran toplarda kendisinden uzun rakibi karşısında stoperde Puyol-Pique ikilisi ile başlamalı, alan paylaşımında kesinlikle hata yapmamalı, hatta kalesinde golü görmemek adına Drogba’ya birebir markaj bile uygulamalı.

Chelsea

Stoperlerin çok ağır olması. En büyük dezavantajı ilk yazmak daha iyi. Barcelona’nın hızlı hücum oyuncuları, Chelsea savunmacıları belini döndürene kadar Cech’e şutu çıkarmış oluyorlar bile. David Luiz yetişebilirse bu açık bir şekilde kapatılabilir ama Terry, Mikel, Ivanovic, Cahill oldukça yavaş oyuncular. Bu yüzden Di Matteo Alexis Sanchez hariç Messi, Iniesta, Fabregas’ı orta saha oyuncularıyla birebir adam savunmasıyla durdurmayı denemişti.

Alexis Sanchez hariç kısmı şu açıdan önemli; Chelsea savunması alan daraltırken ve kademe yaparken öyle kendini kaptırıyor ki ters kanattaki oyuncu bir anda boşa çıkmış oluyor. Alexis Sanchez’den kastım hızlı hücumcular. Bu Pedro’da olabilir, Cuenca’da, Tello’da. Fakat, Pep’in bunu değerlendirebilmesi için Cesc ve Iniesta’yı ileri 3’lüde değil orta 3’lüde oynatması gerek. Messi zaten iyice daralmış orta alanda nefes alamadığı için daha geriye gelecektir veya kanatlara deplase olacaktır.

Diğer önemli sorun ise, oyun içinde Drogba dışında herhangi bir hücum planının olması. Chelsea duran toplarda başarılı ama tehlikeli bölgede duran top kullanabilmek için rakip alana geçebilmek gerekiyor. Pique herşeyden azade Drogba’yla uğraşırsa, Chelsea’nin nefes alması güçleşir. Kapılan topların hızlıca kanatlara oynanması tamam ama kanat oyuncuların zaten bir bek gibi savunma yapıyor olması nedeniyle Chelsea hemen hemen kendi yarı alanına hapsolmuş olacak. Hapsolurken, hem enden hem boydan sahayı daraltmaları halinde savunma açısından başarılı olabilirler ama Di Matteo’nun dediği gibi Barça illaki pozisyon bulacak. Yenilecek bir gol sonrası Di Matteo’nun B planı gerçekten var mı, merak ediyorum. Şansı Guus Hiddink gibi yaver giderse ne ala ama ya gitmezse?

Sonuç

Toparlayacak olursak her iki takımın bu maçtan önceki durumları ve sahaya yansıttıkları futboldan yola çıkarak kısaca bizleri nasıl bir maçın beklediğini yazmaya çalıştık. Hiç şüphesiz Chelsea açısından kötü giden EPL’i; Barcelona açısından ise Real Madrid’e kaybedilen La Liga’nın telafisi niteliğinde, her iki takım için de sezonun en kritik maçı olacak. İngilizler de Katalanlar da ölüm kalım niteliğindeki bu maçla kısmen kötü geçirdikleri sezonu unutturup Avrupa’da final oynamak için varını yoğunu ortaya koyacak. Tıpkı Elvis’in söylediği gibi “Şimdi ya da asla”… 

Cumartesi, Nisan 21, 2012

Ada'da Haftanın Maçı: Arsenal - Chelsea


Premier Lig'de, Şampiyonlar Ligi bileti alacak takımları birinci dereceden ilgilendiren mücadele, aynı zamanda 35. haftanın en önemli maçı olacak. Arsenal sezonun ilk maçında, Stamford Bridge'de 3-5 gibi bir skorla mağlup ettiği Chelsea'yi Emirates'te konuk ediyor. AVB'nin ayrılışı sonrası Roberto Di Matteo ile kendine gelen Maviler, Barcelona ile haftaiçinde Şampiyonlar Ligi yarı finalinde karşılaşıp, Camp Nou için görece avantajlı bir skor elde etmeyi başardılar. 

Yalnız Arsenal ile oynanacak maç öncesi böylesine efor sarfedilen mücadeleler, bir sonraki rakibin hızlı oyuncuları için oldukça avantaj sağlayacak bir unsur olarak zaman zaman karşımıza çıkabiliyor. Di Matteo'nun bu faktörü düşünerek Arsenal karşısında oyunu geride kurup, ağır tempoda  fırsat kovalama olasılığı bir hayli fazla görünüyor.

Son maçında Wigan'a sürpriz bir şekilde kaybeden ve kaybederken Roberto Martinez'in 3-4-3'üne karşı oldukça vasat bir oyun ortaya koyan Gunners, Chelsea önünde mutlaka daha derli toplu bir görüntü çizecektir. Geri ikilide Vermaelen'in yanına cezası biten Koscielny dönerken, orta sahada Wigan maçında sakatlanan ve sezonu muhtemelen kapatan Arteta'nın eksikliği Ramsey ile kapatılmaya çalışılacak. Wenger'in haftaiçinde Aaron Ramsey'ye telkinlerde bulunduğunu tahmin ediyorum zira o da Wigan karşısında vasat bir oyun izletenlerden biriydi. Song ve Rosicky çalışırken Ramsey'nin teklemesi Chelsea önünde planları sekteye uğratabilir. Ayrıca kiralık Benayoun da Chelsea karşısında oynayamayacak isimlerden biri. Wenger'in kadro derinliğinde hiç değilse bu maç için zaafiyet çekmemesi adına Arsenal'ın Emirates'te yorgun Chelsea önünde üstüne koyarak oynaması şart.

Chelsea'de ise Barcelona karşısında galibiyeti getiren golü atan Didier Drogba sakat. Torres hücum silahı olarak Di Matteo'ya yeterli gelecek mi? Hücum yetersiz kalsa dahi orta sahada sazı eline alabilecek isimler mevcut. Yine de insan sorguluyor, hangisinin kafasında Barcelona maçı yatmıyor olacak diye...

Tabloya dönelim. Arsenal'ın Wigan ve QPR mağlubiyetleri hariç muazzam performansı, onları Tottenham'ın önünde lig üçüncülüğü adına en büyük aday haline getirdi. Üzerlerinde Chelsea'nin hissettiği kadar stres yok. Chelsea sonrası kalan maçları sırasıyla Stoke, Norwich ve WBA ile. Mağlup edemeyecekleri rakipler değil bunlar. Her ne kadar 5 puan önünde bulundukları Tottenham'ın bir maçı eksik olsa da risk kat sayıları Chelsea'nin bir sonraki sezon için ligin sonuna kadar kovalayacağı Şampiyonlar Ligi yolu kadar yüksek değil.

Chelsea'nin Arsenal sonrası rakipleri ise sırasıyla QPR, Newcastle, Liverpool ve Blackburn. Bu dört kulübün içinde üçünün hedefleri var. Newcastle, Pardew ile yakalanan başarıyı biraz daha harlayıp Şampiyonlar Ligi'ne gidecek son takım olma peşinde. QPR ve Blackburn EPL'de kalmak istiyorlar. Hedefsiz tek takım Liverpool olsa da, yine de Anfield Road bu, kolay olmayacaktır. İşin özü, Di Matteo'nun mesaisi oldukça ağır. Emirates'te kaybetmeleri durumunda, bir sonraki sezon Stamford Bridge'i dolduracak olanlar haftaiçi maçlarında takımlarını prestiji Ada futboluna göre bir tık geride bir kupa peşinde izleyebilirler.

Cuma, Nisan 20, 2012

Ched Evans Tecavüzden Suçlu Bulundu: 5 Yıl Hapis!


Geçtiğimiz Mayıs ayında bir otel odasında yaşanan gece sonrası ortaya atılan iddia, 23 yaşındaki Galli oyuncunun aleyhinde sonuçlandı. Sheffield United forveti Evans, 19 yaşında bir kadına tecavüz suçundan yargılandığı davada suçlu bulunarak 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Evans, cezanın yarısını Galler'deki bir hapishanede geçirecek ve cezanın yarısı tamamlandıktan sonra kefaletle tahliye devreye girecek.

Şimdi biraz olayın ayrıntılarına bakalım. Nerede, kiminle, nasıl gerçekleştiğine geçelim...

Manchester City'nin futbol akademisinden yetişen Ched Evans, aynı akademiden yaklaşık 10 yıldır yakın arkadaşı olan ve Port Vale'de forma giyen Clayton McDonald ile Mayıs 2011'de, Galler şehri olan Rhyl'da haftasonu tatili geçirmeye karar verir.

İki futbolcu, o gece Rhyl'da bulunan bir gece kulübüne gitmeye karar verirler. McDonald'ın ifadesine göre, gecenin ilerleyen saatlerinde Evans içerideyken, kendisi bir taksiye atlayıp otele doğru yola koyulur. Daha sonra McDonald, Evans'ın cep telefonuna şu mesajı geçer, "sağlam bir hatun düşürdüm, atla otele gel". Otele vardıklarında yanında bulunan üç arkadaşı dışarıda beklerler. Bu sırada Evans otel odasına girer. McDonald, kadına Evans'ın katılıp katılamayacağını sorar, kadın bu teklifi kabul eder. O gece otelde geçirilir ve her ikisi de tanıkların ifadelerine göre oldukça sarhoş olan kadınla beraber olurlar. Yapılanın tecavüz suçu sayılması için sebep de burada; bilinçli olarak evet diyemeyecek bir kadınla birlikte olmak.

Ched Evans, ifadesinde, daha önce Clayton McDonald ile Kıbrıs ve Miami'de tatil yaptıklarını ve kimseden herhangi bir şikayet almadıklarını, daha önce bu ve buna benzer bir olayla da karşılaşmadıklarını belirtse de mahkeme kadının ve tanıkların ifadelerinden yola çıkarak McDonald'ı serbest bırakırken, Evans'ı suçlu bulur. Yaklaşık bir yıl süren davayı uzun uzadıya yazmanın yerine, kısa ayrıntılarla bezenmiş özeti bu şekilde diye bitirelim.

13 kez Galler milli formasını giyen, Sheffield United adına ise 35 golü bulunan Ched Evans sonuç olarak genç bir kadına tecavüzden suçlu bulundu ve cezasını çekecek. Hapisten çıktıktan sonra sosyal hayatının sancılı geçip geçmeyeceğini bilemeyiz ancak futbol hayatının pek parlak olmayacağı ortada.

Çarşamba, Nisan 18, 2012

Britanya'nın Gururu : Chelsea 1-0 Barcelona


Barcelona 7 kat daha fazla başarılı pas yapmış, Drogba kimi zaman kendi yarı alanının ortasında pres yapmış, hatta Chelsea, "catenaccio"yu kıskandıracak boyutlarda savunma yapmış olabilir. Farketmez. Kimi felsefeye göre iyi oynayarak kazanmanın bir anlamı vardır, kimine göreyse kazanan haklıdır. 

Andre Villas-Boas dönemindeki Chelsea yarınlar için hareket ediyordu, Abramovich ve yönetimin buna sabrı olmadı. Roberto Di Matteo daha fazla bugünü düşünüyor ki haklı da. Gelecek sezon Chelsea büyük ihtimalle onunla çalışmayacak. Bu sebeple ne kadar başarılı olursa o kadar kar. Geldiğinde Chelsea ilk 4 yarışından kopmuştu, şimdi içinde. CL 2. turu ikinci maçına çıkacaktı ve ilk maç alınan skor 3-1 mağlubiyetti. Napoli'yi mucizevi bir şekilde eledi. Benfica'yı eledi ve Barcelona'yı kendi sahasında ilk maçta yendi. Camp Nou'ya avantajlı gidiyor. Şöyle diyebiliriz; Barcelona ne yapar eder ve Chelsea'yi eler. Olabilir, Barça Chelsea'yi eleyebilir. Fakat, kaos döneminde gelmiş Di Matteo'nun başarısını gölgelememeli bu durum. Sergio Busquets uzatmalarda auta vurmak yerine, kaleyi tuttursaydı ve sonuç 1-1 olsaydı da Di Matteo başarılıydı, Barça galip gelseydi de. 

Düşünün bir "caretaker" getiriyorsunuz ve sezonu kurtarmak üzere. Şansı yaver giderse kupayı kazanabilir bile. Chelsea Kupa 1'i kazanmaya en çok Avram Grant döneminde yaklaşmıştı ve Grant finali penaltılarla kaybetmişti. Grant'ın yapamadığını bir diğer "caretaker" Di Matteo yapar mı? Peri masalları hala gerçek olabilecekken güzel. Şimdi, Chelsea taraftarı bu masala inanmaya devam ediyor ve asıl önemli olan da bu. 

Salı, Nisan 17, 2012

O An: RvP vs Gary Caldwell


Emirates'teki sürpriz galibiyet sonrası Wigan'ın stoperi Gary Caldwell, Robin van Persie'nin elini sıkmak için bir girişimde bulunuyor, fakat amacı gününde olmayan RvP'nin sinirlerini zorlamak! Robin'in iyi niyetli olarak verdiği karşılık, Caldwell'in terbiyesizliği ile sonuçlanıyor. 30 yaşında çocuk olmak böyle bir şey olsa gerek.

Dipnot: Videoyu upload eden kişinin attığı başlık yanlış. Görsel analiz yapılırsa olayın tam tersi geliştiği görülebilir.

Küme Düşme Hattı: Martinez İnadı


Bu sezon ligden düşmesine kesin gözüyle bakılan Wigan'ın son 6 haftada kazandığı puanlar takdire şayan. Bu formu ligdeki herhangi 6 takıma karşı yapsalardı yine de büyük iş başarmış olurlardı. Ancak, Liverpool, Stoke, Manchester United ve sonra Arsenal'i mağlup etmek hakikaten enteresan bir başarı. Stamford Bridge'de kaybettikleri Chelsea maçında ise çok açık bir şekilde hakları yenilmişti ve bu duruma Martinez epeyi isyan etmişti.

Son 6 haftayı hesaba katarsak Newcastle ve Man United'dan sonra 3. sırada geliyor Wigan. İşin taktik altyapısını anlatabiliriz; Martinez rakip seçmeksizin radikal 3-4-3'ünden ödün vermedi. Takım ileride bastı, savunma high-line oynadı vs. ama konu bu değil. Wigan ayarında kadrosu olan Championship takımları biliyorum, orta sıraya oynuyorlar. Başlığa inat dedim ama sihir daha doğru bir kelime olabilirdi. 

İnat kısmı ise tam olarak şurada. Wigan böyle oynayıp, böyle sonuçlar aldıktan sonra önümüzdeki 4-5 haftada onların bir yolunu bulup ligde kalacaklarını düşünüyorum. Hal böyleyken, küme düşme potası artık 5 değil, Aston Villa'yla birlikte 6 takıma çıkıyor. Bolton, Stu Holden'ın dönüşüyle birlikte bir ivme yakalayacaktır. Rakiplerinden maçları eksik, önlerinde 6 maçları var. Blackburn uzun süre inat etti ama 5 maçtır üstüste kaybediyorlar. Bu 5 maçta alabilecekleri 5-6 puan vardı. Wolves uzun süre önce sürpriz bir şekilde yarıştan kopmuştu. Mick McCarthy öyle bir enkaz bıraktı ki çaylak menajer Terry Connor'ın yapabileceği çok fazla bir şey yok. QPR'ın önündeki 4 maç oldukça zor. Mark Hughes, tıpkı Martinez gibi bir sihir göstermek zorunda. Tottenham, Chelsea, Stoke, Man City kalan maçları. Hayatta kalmaları oldukça zor. 

Herkes yukarıya bakarken aşağıda ölüm kalım savaşı son hızıyla devam ediyor, yarıştan kopan tek takım Wolves. Kalan 2 sıraya yerleşmemek için 5 takım canla başla mücadele edecek. Bana kalırsa QPR ve Blackburn son düşecek 2 takım olacak. Mark Hughes ve QPR'ı daha uzun süre üst ligde görmeyi dilerdim ama pek mümkün gözükmüyor. 

Pazartesi, Nisan 16, 2012

Nicolas Gaitan Manchester United'da


Inter'in ve Paris Saint-Germain'in ciddi olarak ilgilendiği Arjantinli sol açık Nicolas Gaitan 20 milyon pound, Macheda ve Fabio karşılığında Manchester United'a transfer oldu. 20 milyon poundun %20'si Gaitan'ın eski kulübü Boca'ya gidecek. United, Macheda ve Fabio'ya ek olarak ücreti biraz daha düşürmek için şu an Beşiktaş'ta oynayan ve transfer işlemlerinde yolsuzluk yapıldığı iddia edilen Bebe'yi de önerdi ama Benfica kabul etmedi. 

Nicolas Gaitan Benfica'da sol açık ve hücuma dönük orta saha olarak oynuyordu. Hızıyla ve çok rahat adam eksiltmesiyle ön plana çıkan Gaitan'ı Benfica, Boca'dan Di Maria'nın gidişi sonrası almıştı. Benfica'nın onun için belirlediği ücret 38 milyon pounddu ama bu ücret Gaitan için oldukça fazla. United'da uzun süredir bu oyuncu için pazarlık yapıyordu. Düşürebildikleri en alt nokta bu olsa gerek ki 20 milyon poundu ödemeye yanaştılar. Diğer bir nokta ise bu oyuncunun menajerinin, Türkiye'de Yıldırım Demirören ortaklığıyla popülaritesi artan Jorge Mendes olması. Daha önce United'a Ronaldo ve Nani gibi başarılı transferler yaptırmıştı ama United'ın Bebe olayıyla başı ağrımakta. Üstüne de böyle bir transferin gelmesi enteresan. 

Gönderilen oyunculardan Fabio 1 yıllık kiralık olarak Benfica'ya katıldı. Bir röportajında Fabio ve Rafael kardeşlerin gelişimlerinden heyecan duyduğunu söyleyen Fergie, geçen sene Fabio'ya bol bol şans vermiş ama beklediği sıçramayı görememişti. Bu sezon sadece 15 maçta forma giydi ve bir nevi rotasyona düştü. Benfica'ya gönderilme sebebi, onun tekrar düzenli olarak forma giymesi ve gelişimini kendisiyle aynı dili konuşan, aynı kültürden olan insanlarla daha rahat yapabilecek olması. Ayrıca, Benfica'nın oyuncuları nasıl olumlu etkilediği düşünülürse bir taşla iki kuş indirilmiş olabilir. Gelecek sezon Fabio çok daha iyi bir sağ bek olarak United'a geri dönerse, United hem çok iyi bir sağ bek kazanmış, hem de Gaitan'ın ücretinden bir miktar indirmiş olur.

Federico Macheda ise hayalkırıklığı. Sürekli forma giyerek kendini geliştirmesi için kiralandı. Bol bol forma şansı da buldu ama olmadı. Son şans olarak QPR'a kiralandı ve buradaki performansı çok önemliydi ama sakatlandı. QPR, kiralık sözleşmesini feshetti ve Kike'yi geri yolladı. Macheda Portekiz'de tekrar kendini bulursa yine tepe kulüplerden birine transfer yapabilir. Onda en iyilerden biri olabilecek yetenek var. 

Gaitan transferiyle birlikte gelecek sezon United'ın tam 5 adet kanat oyuncusu olacak. Ryan Giggs, Nani, Ashley Young, Antonio Valencia ve Nicolas Gaitan. Rotasyon gelecek sene için biraz şişmiş gibi görünüyor. Belki, Giggs sonrası dönem için düşünülüyor. Ancak, 2012/13'te United'ın hangi kanat oyuncusunun as, hangisinin yedek olduğuna karar vermek oldukça zor. 

Pazar, Nisan 15, 2012

Yaş Sadece Bir Sayı



"Britanya tarihinin son 20 yılındaki en iyi orta saha oyuncusu" diye tanımladı onu Sir Alex Ferguson. Sonuna kadar haklı. Mütevazı duruşu, popüler ve göz önünde bir yaşamı tercih etmemesi, her zaman işini yapması, üst düzey performansını her maç sergilemesi. 

Manchester United geriden gelip 8 puan öne geçerken her maç Paul Scholes vardı ve her maça damgasını vurmuştu. Puan farkının 5'e indiği Wigan maçında yoktu ve United mağlup oldu. Scholes olmadığı zaman United'ın oyun kalitesi çok fazla düşüyor. Futbolu bırakmasına veya daha doğrusu ara vermesine rağmen döndü, eski Scholes'tan hiçbir şey kaybetmediğini gösterdi. Diğer bir deyişle; "Bir başka sezon, yine aynı Scholes"

Pazartesi, Nisan 09, 2012

Scholes Faktörü


"Herşeyi kazandıkları için üzerlerinde bir baskı hissetmiyorlar. Bir "takım" United gibi oynuyorsa, fark buradadır, oyuncularda değil." Roberto Mancini

Mancini, geçen sezon, 2011 yazında ve senenin bitiminde daha farklı konuşuyordu. Çünkü, daha önce United'la şampiyonluk yarışına girmemişti ve İngiltere'de yarışın nasıl kazanılacağı, asıl avantajların ne olduğu konusunda pek bir fikri yoktu. Geçen sezon rotasyon için benzer kalitede 17-18 oyuncu lazım demişti, bu yaz istediğim rotasyona kavuştum dedi ve City rüzgar gibi eserken kendinden pek emindi. 

Sir Alex Ferguson, amiyane tabirle bu ligin kadayıfı. Takımdaki sorunu gördü ve tek bir hareket yaptı; Scholes'u geri çağırdı. United, Scholes döndüğünden beri rüzgar gibi esiyor. 8 Ocak'ta geri dönüşü yapan Scholes bu tarihten sonra 12 lig maçına çıktı ve United 11 galibiyet 1 beraberlik aldı. Berabere kalınan Chelsea maçında ise Scholes sonradan oyuna dahil olmuş, United 3-1'den geri gelmişti. 

Ferguson para saçabilirdi ki bütçesi buna müsait. Çok istediği Sneijder'i alabilirdi ya da izlemek için Fransa'ya kadar gittiği Hazard'ın aklını çelebilirdi. Kadayıflık mevzusu burada kendini gösteriyor, Scholes sadece oyunu orta sahadan yönettiği için United 8 puan öne geçmedi, onun bu takıma kattığı şeyler daha çok manevi. 

Manchester City ise kötü deplasman performansını Arsenal'e karşı da devam ettirdi. Nasri'nin yuhalanması, Kompany'nin mükemmel oyunu ama daha çok Balotelli. Devre arasında Balotelli'nin yaptığı sertlikler gösteriliyordu ve Niall Quinn bu hareketler sonrası "Kendisiyle aynı işi yapan ve bu işten para kazanan adamlara karşı saygısı yok. Sakatlamak için oynuyor" özetinde konuştu. Sonuna kadar haklı. Balotelli'nin saha dışında yaptıkları, çeşitli olayları yaşadığı enteresan çocukluğu dolayısıyla hoş görülebilir, görülmeli. Fakat, saha içinde rakiplerini sakatlamak için oynaması süreklilik arz ediyor. Bir yerde değişmesi lazım, yoksa kendisi de çok da uzak olmayan bir zamanda sert müdahalelere muhatap olur. Burası İngiltere.

Mancini 8 puan olursa bu iş biter demişti. United son 12 maçta 34 puan toplarken, City 23 puanda kaldı. 3 puan öndelerdi ve Mancini'nin biter dediği 8 puana çıktı fark. United'ın tek zorlu maçı City deplasmanı. Kaybetse bile, fikstürün geri kalanında puan kaybetmez. United'ın böyle geleceği çok belliydi ve oldu. United'ın 20. şampiyonluğu sadece matematiksel hesaplara takılıyor, bir kaç hafta sonra o da kesinleşir. 

Arsenal'in yükselişi ise United'ın şampiyonluk yürüyüşünün biraz gölgesinde kalsa da muhteşem bir şekilde devam ediyor. QPR'a kaybetmeselerdi, 9 maç üstüste kazanmış olacaklardı. Sezon başındaki kötü puan kayıpları (7 maç 4 puan) ve ocak ayındaki berbat ötesi performansları (4 maç 1 puan) biraz daha makul seviyede olsa Arsenal'in ligdeki yeri daha farklı olurdu. İşte Scholes etkisi böyle bir şey. Robin van Persie, Alex Song, Thomas Vermaelen ya da Arteta, çok iyi oyuncular ama Scholes'un kattığı bazı şeyleri onların katmaları şu an için imkansız. Arsene Wenger'in transfer yapması gerektiğinden bahsederiz zaman zaman ama sanki Scholes türü sakin ve başarının  rehberi olacak, saha içinde bir lidere ihtiyaçları var. 

Cuma, Nisan 06, 2012

Dalglish İçin Tehlike Çanları


"Liverpool'un sahipleriyle iyi ilişkilerimiz hala devam ediyor ve bu durumda değişen bir şey yok." 
Kenny Dalglish

Standart bir futbolsever böyle bir açıklamayı okuduğunda ne düşünürse ben de aynı şeyi düşünüyorum. Eğer bir kulüpte işler yolunda gitmiyorsa, menajerin hedefi/yönetiminin beklentisinin çok altında kalındıysa bu tip açıklamalar gelir. Sıklıkla şahit olduğumuz üzere sene sonunda veya sene sonu gelmeden dahi teknik direktör ve yönetim karşılıklı anlaşmaya varabilir, ayrılık gerçekleşir. 

"King" Kenny'nin tacı üstüste 2 mağlubiyet alınan QPR ve Wigan maçlarından sonra sallantıdaydı. Kimileri krallığın çok eskide kaldığını söylemeye başladı. "Yeni" Liverpool'un son 8 maçta sadece 1 galibiyet ve 1 beraberlik alması bazı şeylerin sorgulanmaya başlaması demek. 

Sene başında şampiyonluk hedefinin hayal olduğunu söyledim ve tepki gördüm. Bugün Liverpool olabilecek en kötü durumda ve en karamsar kişi bile takımın bu kadar düşebileceğini tahmin etmezdi. Zirvedeki United'la puan farkı 34, CL biletiyle puan farkı 16, yerel rakip Everton'la aradaki puan farkı 1 ve takım 8. sırada. Liderden yenilen puan farkı, sonuncuyla aradaki puan farkından 14 fazla. Liverpool acilen düzelmezse ve bu şekilde devam ederse ligi ilk 10'un dışında tamamlayabilir ki bu felaket olur.

Bunları yazarken Sir Alex Ferguson'a ve United'a olan sempatimin ağır bastığını düşünebilirsiniz ama 19 Ocak 2012'de Liverpool taraftarı RedsBlog'dan Shareef'e şöyle bir cevap vermiştim;

"Ben Liverpool'un nüvesine inanıyorum mesela. Bir Liverpoollu olsaydım ısrarla, sabırla bu çekirdeğin gelişimini tamamlamasını beklerdim. Ancak, bu çekirdeğin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için King Kenny'nin menajer olarak kalması şart. Savunmadan başlayarak yazarsak; Seb Coates, Jack Robinson, Martin Kelly, Jonjo Shelvey, Jordan Henderson, Andy Carroll. Bu oyuncuların hepsi yetenek olarak ortalamanın çok üstünde oyuncular. Fakat, Gerrard, Charlie Adam, Agger, Bellamy gibi kadayıfların bu oyunculara yardım etmesi lazım. Bu çekirdeğe maximum sabrın gösterilmesi için de en azından Anfield'da seri ve sürekli galibiyetler gerekiyor. Olası bir senaryoyu düşünelim; Liverpool 7. olursa yönetimin ve takım sahibinin bir sonraki hareketi ne olur? Olumlu olmasını istediğim için Liverpool'un galip gelmesi gerektiğini söylüyorum."

En azından 14 Nisan'da oynanacak FA Cup yarı finaline kadar Kenny Dalglish görevine devam eder. Eğer, FA Cup'ta da hayalkırıklığı yaşanırsa John W. Henry & Fenway Group Dalglish'le devam eder mi? Objektif olun, bu kadar para vermenize ve özgürlük tanımanıza rağmen takımınız 8. olsa, aynı menajerle yola devam eder miydiniz?

Çarşamba, Nisan 04, 2012

Chelsea Yarı Finalde


Neredeyse Premier League'den hiçbir takım kalamıyordu çeyrek finale ama Chelsea Roberto Di Matteo ile birlikte yarı finale kalmayı başardı. Biraz şans, bolca mücadele, takımın Villas-Boas'tan sonra zincirlerini kırması ya da ağır abilerin darbe yapması sonrası Chelsea yavaş yavaş ritmini bulmuşa benziyor. 

3-1'lik dezavantaja rağmen Napoli'yi elemeyi başaran Di Matteo'nun Chelsea'si Barcelona'yı eleyebilir mi? Chelsea'nin bu sezonu bana fazlasıyla 2007/08 sezonunu hatırlatıyor. Abramovich'in en çok istediği kupaya bir "caretaker"la yaklaşmışlardı. Di Matteo da bir "caretaker" ve Grant'tan daha fazla tutkusu var. Barcelona'yı elemeleri çok zor ama ya elerlerse?

Salı, Nisan 03, 2012

Neredeyse Şampiyon


Patrick Vieira :  "37 yaşındaki bir oyuncuyu geri çağırmak bir zayıflık göstergesidir, çaresizliktir"

Sir Alex Ferguson : "Britanya’nın son 20 yılındaki en iyi orta saha oyuncusunu oynatmak çaresizlikse, bunu kabul ederim. Ama eğer çaresizlikten bahsedeceksek, oyuna girmeyi reddeden, menajerlerinin ‘bir daha asla oynamayacak’ dediği ve 5 ay Arjantin’de tatil yapan birini geçen gün oynattılar. Acaba bu çaresizlik anlamına gelir mi?"

Patrick Vieira ve Sir Alex arasındaki polemiğin galibi bana göre Sir Alex'ti. Bugün Blackburn deplasmanında alınan galibiyetten sonra şampiyonluk neredeyse United'ın oldu. Kesin konuşmak için erken belki ama önümüzdeki fikstür ve form durumları pek çok şeyi anlatıyor bize.

United kış döneminde zorlanıyordu ve açıkçası orta saha rotasyonunun daralmasından çok, sorun lider eksiğiydi. Rio Ferdinand, Vidic, Rooney, Evra ya da Giggs. Hepsi büyük oyuncular ama liderlik açısından Scholes'un farklı meziyetleri var. Oyunu yönlendirmesi, direksiyonun başında olması ve takıma hükmetmesi pek çok defekti kapattı burası kesin ama saha dışında ve özellikle soyunma odasında bu takıma büyük bir güç verdiği kesin. Onun varlığı United'a 20. şampiyonluğu getirmek üzere. 

Lig hariç bütün kulvarlarda başarısızlığa uğrayan Mancini puan farkı 8 olursa iş biter demişti, 5 oldu. Man City'nin form durumu böyle devam ederse Etihad'daki City-United maçı formaliteye dönüşür. Man City böyle devam etmez, toplarlar diyebilmemiz için hiçbir olumlu gösterge yok. 

İster ipler deyin, ister başka bir şey. Herşey Sir Alex'in ellerinde. Zora düştüğünde prensini, "Ginger Prince"ı geri çağırdı ve takım bir anda performansını zirveye çıkardı. Geceleri daha rahat uyuyan kişi Mancini değil artık, Sir Alex Ferguson. 

Çarşamba, Mart 21, 2012

Manuel Fernandes - Tottenham İddiaları Üzerine


Habertürk Spor Servisi'nin ortaya attığı bir iddiaya göre, menajer Jorge Mendes Londra'ya gidiyor ve Manuel Fernandes için Tottenham'la görüşüyor, 17 milyon euroya ön protokol imzalanıyor. Bu haberi İngiltere'de yazan kaynaklar ise goal.com'un İngilizce edisyonundan alarak haberleştirmişler. Goal ise kaynağının Habertürk olduğunu yazıyor zaten.

Bu haberin doğruluk payı olduğuna ihtimal vermiyorum; bu bir. Transfer görüşmeleri olsa bile Tottenham'ın Fernandes'e değil, şu aşamada herhangi bir orta saha oyuncusuna bile 17 milyon euro vereceğine inanmıyorum; bu iki. Şu an Tottenham'ın elinde olan orta saha oyuncularını rotasyonda aldıklar süreye göre sıralamaya başlayalım; Luka Modric, Scott Parker, Rafael van der Vaart, Sandro, Tom Huddlestone, Niko Kranjcar, Jake Livermore ve Danny Rose. Bu oyuncuların tamamı sadece orta sahanın ortasında oynuyor. Kaliteli bir orta saha rotasyonu. Buraya 17 milyon euroluk bir transferin gelebileceği size gerçek gibi geliyor mu? Tottenham'ı kendi takımınız gibi düşünün ve öyle karar verin.

Diyelim ki, yine de gerçekleşebileceğine karar verdiniz. Manuel Fernandes'in daha önce Harry Redknapp'la bir geçmişi var, Portsmouth'tan. Pompey o dönemler parası olan bir kulüptü ve Fernandes'i satın alma opsiyonlu kiralamıştı. Harry Redknapp onu çok kez kullandı ama sezon sonu kalıcı bir şekilde kadrosuna katmadı. Daha sonra Everton'da da kiralık dönemler geçirdi ve bonservisini pahalı bulan David Moyes, Fernandes'i bonservisiyle transfer etmedi. Önceki PL performansında satın alma opsiyonu olan 12 milyon euroluk bir oyuncu olarak görülmedi Fernandes. Şimdi değişen ne ki? Türkiye'nin en yetenekli oyuncusu olduğu iddia edilen  Arda Turan için 17 milyon euro ödendi mi mesela?  Manuel  Fernandes'in ne denli yetenekli olup olmadığı değil bahsettiğim, Türkiye'de kendini toplamış veya parlamış bir oyuncuya çok nadiren bu paralar ödenir. Buna benzer ücreti Balic için Toschack ödemişti, Okocha Dünya Kupası'nda parlamıştı vs. 

Kaldı ki Tottenham'ın asıl ihtiyacı orta saha değil. Eden Hazard için Harry Redknapp'ın bir "iç geçirmesi" vardı ama o da gerçeğin farkında; Hazard Avrupa'nın en büyük 4-5 kulübünden birine gidecek. Harry Redknapp acil olarak forvet arıyor. Bu sezon Adebayor'la durumu kurtardı ama yazın tekrar üst düzey bir forvet için bütçesini kullanacak. Bana göreyse defans hattına en azından 1 tane üst düzey bir stoper gelecektir. Acil ihtiyaçları bu 2 mevkide. Elinde Luka Modric olan hiçbir menajer, pasör bir adam için 17 milyon euro vermez. Hatta şöyle söyleyelim; elinde Modric gibi bir oyuncu varsa ve daha iyi bir pasör arıyorsan Iniesta'ya gidersin.  

Salı, Mart 20, 2012

Neden Formda Futbolcuların Aniden Kalbi Duruyor

Fabrice Muamba, FA Cup çeyrek final mücadelesinde, White Hart Lane'de Bolton ile Tottenham'ın karşılaştığı o gece aniden kalbi durarak yere yığıldı bilindiği üzere. Futbol sahalarında, özellikle son 10 yıllık süreçte gördüğümüz bu üzücü tablonun arkasında neyin yattığını biraz olsun incelemek gerekiyor.

Muamba'nın durumuyla bire bir bağlantılı bir istatistik çıkıyor karşımıza. İngiltere'de yapılan araştırmalar sonucu, istatistikler diyor ki; her hafta yalnızca Birleşik Krallık'ta 12 genç kalp sorunu nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu istatistik, Birleşik Krallık'ın nüfusu (yaklaşık 62 milyon) baz alındığında genç ibaresi olduğu için oldukça yüksek. Tıpkı yoğun bakımda olan Muamba gibi (neyse ki makineye bağlı olmadan da solunumunda bir sıkıntı olmadığı gelen haberler arasında), bu durumu yaşayan kişiler hayatlarını sportif aktiviteler sırasında kaybediyorlar. Günümüzde maratonların ilham kaynağı olan Pheidippides'in de eski Yunan'da haberci bir askerken, Persler'e karşı ilan edilen zaferi şehre ulaştırmak için kilometrelerce koşup, haberi ilettikten hemen sonra yere yığılıp öldüğü rivayet edilir. Konu dahilinde kalp durmasından dolayı hayatını kaybeden ilk atlet belki de Pheidippides'tir.

Burada çok önemli bir farkın altını çizmek gerekiyor; kalp krizi ile kalp durması birbirinden tamamen farklı kavramlar. Kalp krizi, sıklıkla kalp damarlarının tıkanmasıyla oluşuyor. Kalp krizi sonucu ölümlerin büyük çoğunluğu, kalp krizi sırasında kalbin pompalama görevini yerine getirememesi sonucu oluşuyor. Yani, kalp krizi olasılığının düşük veya yüksek oluşunun sebebi tıkalı damarların olup olmadığı denilebilir. Kısaca kalp krizinde, sebeplerin doğurduğu sebepler sonucu ölümler meydana geliyor. Kalp durmasında ise, yine kalbin pompa fonksiyonu ana etmen, ancak burada kalbin kan pompalamayı aniden kesmesi durumunda tüm organlar birer birer görevlerini yerine getiremez hale geliyorlar. En fazla enerjiye ihtiyaç duyduğumuz organımız ise beynimiz olduğu için, en hızlı devre dışı kalan organ da o oluyor. Beyin devre dışı kaldığından dolayı tüm organların kontrolü de doğal olarak devreden çıkıyor. Bu sebepten dolayı kalp durmasında, kalbin bir an önce tekrar çalıştırılması ve çalıştırılması sonrası diğer organların da görevlerini yerine getirmesinin sağlanması için en önemli unsur "hız", hızlı ilkyardım.

Muamba'ya tekrar dönelim. 23 yaşındaki Fabrice Muamba, kariyeri boyunca dört defa kalp testine tâbi tutuluyor. Sporcu sağlığı için tabii ki rutin testlerden biri bu. Herhangi bir olumsuzluğa rastlanmıyor. Fakat bu testlerde olağandışı bir duruma rastlanmaması demek, kalple ilgili herhangi bir sıkıntının olmadığı anlamına gelmiyor. Bazı durumlarda, örneğimiz futbol ise, futbolcular çıktıkları maçların yanı sıra antrenmanlarda da yüksek efor sarfediyorlar. Bu tip koşullarda kalpteki olası sorun da kendini gizlemiş olabiliyor.

Bitirmeden, 2007 yılında Leicester forması giyerken aynı durumu yaşayan ve hızlı müdahale sayesinde hayatta kalan, milli formayı da iki kez giymiş İrlandalı Clive Clark'ı hatırlayalım. Maçın devre arasında soyunma odasındayken kalbi duran Clark, o günden sonra profesyonel kariyerini noktalamak zorunda kalmıştı. Doktorlar, bu tecrübeyi yaşayan futbolcuları profesyonel kariyerlerini noktalamaları konusunda telkin ediyorlar. Çünkü devam etmek, bir öncekinden çok daha tehlikeli sonuçlara katlanmanın eş anlamını taşıyor.

(Birleşik Krallık istatistiği P. Barkham'dan alıntılanmıştır.)

Cuma, Mart 16, 2012

Gereksiz Mesai ya da Avrupa Ligi


Önce Manchester United Athletic Bilbao'ya elendi, sonra Manchester City Sporting'e. Bir önceki turda Stoke elendi. Tottenham, Birmingham ve Fulham grup aşamasında. Çeyrek finale kalan takımlar ise; Hannover, AZ, Metalist, Schalke, Valencia, Athletic Bilbao, Sporting ve Atletico Madrid. Sorum şudur; bu takımlardan kaç tanesi PL'nin ilk 3'ünde yer alan takımlardan herhangi birinden daha kuvvetli?

Tamam, bu bir turnuva ve kağıt üzerinde olduğu gibi yürümüyor işler. Ancak, Manchester United, City veya Tottenham gerçekten önemsemiş olsa şu kupada yarı final yaparlar. Hele ki geçen sezonun CL finalisti United'ın Athletic'e elenmiş olması, United'ın daha kötü takım olduğu anlamına mı gelir? Hepimizin bildiği üzere bu sorunun cevabı hayır.

Liverpool Avrupa Ligi'nde yarı final oynadığı sezon 12.4 milyon euro yayın geliri elde etti. Premier League'in uluslararası yayın haklarından toplam geliri 400 milyon dolar ve bu para 20 takım arasında eşit bir şekilde dağıtılıyor. Ayrıca, Liverpool geçen sezon PL'de 6. olmuştu ve bunun karşılığında uluslararası yayın hakları dahil 66 milyon euro aldılar. Geçen sezonun şampiyonu Manchester United ise toplam 72 milyon euro gelir elde etti. Bu gelirlerin kalemleri ise şunlar; yurtiçi & yurtdışı yayın hakkı, canlı yayın geliri, performans geliri. Bu  olayın maddi kısmı. Avrupa Ligi, Premier League'e oranla çok çok az para kazandırıyor. 


Bir diğer ölçüt ise kazandırdığı prestij. Avrupa Ligi'ne gruplardan katılan ve final oynayan bir takım toplamda 15 maç yapmış olur. Bu 15 maçın futbolcuları yıpratacağı ortada. Ayrıca, Federasyon ve Lig Kupası da cabası. Premier League'de 38 maç yapıp 7. olan Everton 49 milyon pound gelir elde etti. Avrupa Ligi'nde 15 maç yapmış olsalardı, kadroları bu fikstürü kaldıramayacağından daha aşağılarda olurlardı. Belki, daha düşük tempolu ve zorluk derecesi daha düşük bir ligde bu 15 maç çok farkettirmez ama mesela Beşiktaş'ın fiziksel ve psikolojik yorgunluğunu Avrupa Ligi fazlaca artırmamış mıdır? Yani, Everton bu fikstürün üzerine 15 maç daha koysaydı, yine aynı parayı kazanırdı ama toplamda "gerçekten" ne elde etmiş olurdu? 2010'da Avrupa Ligi finali oynayan Fulham'ın eline nihayetinde ne geçti? Final oynadıkları için bir büyük yıldız Fulham'ı tercih etti mi? Bu final sayesinde Everton'dan daha prestijli bir kulüp haline mi geldiler? 

Fulham'ı hiçbir dünya starı bu final yüzünden tercih etmedi ve Everton hala daha prestijli bir kulüp. Belki, Shakhtar, Zenit, Rangers, Beşiktaş ve benzeri liglerde oynayan kulüpler için bu turnuva bir prestijdir ama Premier League'de oynayan, özellikle büyük kulüpler için değil. Manchester United, City, Tottenham gibi zirve yarışında olan kulüpler için fazladan maç demek Avrupa Ligi. Manchester City için ligi kazanmak, Avrupa Ligi'ni kazanmaktan daha önemli. Cristiano Ronaldo La Liga'yı kazanmanın CL'dne bile daha önemli olduğunu söylemişti, daha öncesinde Xavi veya Iniesta'dan da buna benzer cümleler okumuştum. Kaldı ki bu CL değil bile. 

Başarısızlığa kılıf aramak değil niyetim ve herkesin bildiği bir gerçeği hatırlatmak istedim. Premier League'deki bir kulüp için Avrupa Ligi'nde başarı kazanmış olmanın getirdiği ekstra bir fayda yok, getirisi sadece gereksiz 8-10 maç. Elenen İngiliz takımlarının, boşuna üzülmüş gibi davranmalarına gerek yok.